Ana içeriğe atla

Sitemiz işleyişi için sadece bu siteye ait çerez kullanmaktadır. Üçüncü parti çerez kesinlikle kullanılmamaktadır.
Daha bilgi edinin.

Hizmet

Kilisede Öğüt Kültürünü Nasıl Oluşturabiliriz?

Yayın Tarihi: 02.02.2013

Azarlanmaktansa kurşun yemeye razıydı.

Biri “Burnumu işine sokmak gibi olmasın amma...” diye söze başladığında ne yapmak üzeredir? Burnunu işimize sokmak, tabii ki! Bu olayı daha nazik bir şekilde ifade edecek olursak, “bize öğüt vermeye hazırlanıyor” diyebiliriz.

Sözlüğe göre öğüt, “bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz” demektir. Yani biri bana yapmam veya yapmamam gereken bir şey söylemek istiyor.

Doğal olarak ilk tepkim biraz sinirlenerek “yapsam n’oluuur, yapmasam n’olur be kardeşim?” diye çıkışmak olabilir.

Hani “literatür”de bu olayın terminolojisi de eksik değildir: Sen sütten çıkmış ak kaşık değilsin!... Haddini bil, sen kendini kim sanıyorsun?... Tencere dibin kara seninki benden kara! vs.

Kelimeleri edebiyattan örnekleyen bir online Türkçe sözlükte, “azarlanmak” maddesi için Orhan Kemal’den alıntılanan örnek cümle şöyledir: “Azarlanmaktansa kurşun yemeye razıydı.”

Öğüt ve azar hakikaten çoğumuza son derece itici gelen bir olaydır. Öğüt ve azar karşısında, yukarıda belirttiğim gibi, doğal olarak sinirlenmek çok normaldir. Ama bu arada kendimi şunu sormaktan alamıyorum: Öğüt ve azara ruhsal olarak nasıl bakmalıyız?

 

Bilmemek ayıp değilse...

Bir yazar, dergi için bir makale yazarken normalde bildiği, araştırdığı bir konu anlatır, sık sık önemli bir soruyu yanıtlar. Ama bu yazıda biraz farklı bir amacım var: Yanıtını bilmediğim çok önemli bir soruyu gündeme getirmek istiyorum.

Atalar, “Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp” demiştir. Bu kavramın doğrultusunda, siz değerli okuyucuların anlayışına sığınarak, hepimizi yakından ilgilendiren esaslı bir soru sormak istiyorum: Kilisede öğüt kültürünü nasıl oluşturabiliriz?

Çünkü her ne kadar öğüt ve azara kulak vermek bana zor (niye yalan söyleyeyim, neredeyse imkânsız) gelirse gelsin, Kutsal Kitap’ı okudukça şu gerçek bana kaçınılmaz gelmeye başlamıştır: Öğüt ve azar konusu kilise için hayati önem taşımaktadır.

Aşağıda öğüt ve azar konusunun Kutsal Kitap’taki bazı boyutları işlenecektir. Bu bilgileri okurken şu soruları aklınızda tutun:

Öğüt ve azar konusu kilise için hayati önem taşımaktadır.

İsa’nın halkı olarak, öğüt ve azar konusu, öğrenci olma ve öğrenci yetiştirme anlayışımızı nasıl etkilemelidir?

Öğüt ve azar konusu, hem kardeşlik anlayışımızı hem de hizmet anlayışımızı nasıl etkilemelidir?

Sonuç olarak da, kilisede öğüt kültürünü nasıl geliştirebiliriz?

 

Süleyman bilgeliği yanlış anlamış olamaz mı?

Süleyman’ın Özdeyişleri’ne bakılırsa, öğüt ve azara kulak vermek, bilge olmanın temel taşlarından biridir. Nitekim Özdeyişler’de şöyle ayetlere rastlamak kolaydır:

 

Terbiye edilmeyi seven bilgiyi de sever,

Azarlanmaktan nefret eden budaladır. (12:1)

 

Kibirden ancak kavga çıkar,

Öğüt dinleyense bilgedir. (13:10)

 

Öğüde kulak ver, terbiyeyi kabul et ki,

Ömrünün kalan kısmı boyunca bilge olasın. (19:20)

 

Özdeyişler’de bu konuyu işleyen ayetlerde çeşitli terimler var: azarlama, buyruk, danışma, öğüt, terbiye, uyarı vb. Terimler çeşitli ama ayetlerin hepsi aynı yere çıkar: Başkasına yapması veya yapmaması gereken şeyleri söylemek. Özdeyişler’de bu konuyu işleyen ayetlerin sıklığına bakılırsa, öğüt dinlemek bilgelik konusunda bariz bir vurgudur. Bu kısa makalede bu ayetlerin hepsi işlenemez ama ayrıca bakmak isteyenler için konuyu işleyen bazı önemli ayetler aşağıdaki notta listelenmiştir.1

Yukarıda değinildiği gibi, birinden öğüt veya azar dinlemek son derece can sıkıcı bir olay olduğuna göre, burada duraklayıp sormak isteyebiliriz: Bu konuda Süleyman yanılmış olamaz mı? Yani, bilge olmak için bebek bölmeyi önermek gibi kurnazca bir hazırcevaplık güzeldir (bkz. 1Kr. 3:16-38). Ama bilge olmak için azarlanmaya razı olmak...?

Bu bir yanlış anlaşılma filan değildir. Özdeyişler’e göre, öğüt ve azara kulak vermek veya vermemek ruhsal durumumuzu belirleyen bir olaydır.

Bu konuda Özdeyişler 16:20 ayeti dikkate değerdir: “Öğüde kulak veren başarıya ulaşır, RAB'be güvenen mutlu olur.” Özdeyişleri anlamak için özdeyişi oluşturan iki satırın paralel yapısına dikkat etmemiz gerekir. Genelde bir özdeyişin ikinci satırı, ilk satırın mesajını farklı kelimelerle anlatır. Ya ilk satırının hükmünün tersini ortaya koyarak ya da olayı farklı açıdan bakarak tekrarlayarak kavramı geliştirir. Yukarıdaki ayette paralel öğeler, “öğüde kulak veren” ve “Rab’be güvenen” olarak yer alır. Öğüde kulak vermeye razı olmak, Rab’be güvenen kişinin alışkanlığıdır. Aynı şekilde, Özdeyişler 13:10 ayeti şöyle der: “Kibirden ancak kavga çıkar, öğüt dinleyense bilgedir.” Bu ayetteki karşıt paralelliğe bakılırsa, öğüt dinlemenin tersi kibirli olmaktır. Tanrı da, bildiğiniz gibi, kibirlilere karşıdır (1. Petrus 5:5).

Özdeyişler’e göre öğüt almaya yönelik tutumumuz, bizi tanımlayan derin arzularımızı yansıtan bir olaydır. Yani öğüt ve azara olan tepkimiz yürek durumumuzu ifşa eder. Aslında insan yalnızca öğüt dinlemeye razı olmaz, ya öğüt ve azar olayını sever ya da ondan nefret eder. Böylece Tanrı’nın bilgeliği bize şöyle hitap eder:

Özdeyişler’e göre öğüt almaya yönelik tutumumuz, bizi tanımlayan derin arzularımızı yansıtan bir olaydır.

 

Alaycıyı azarlama, yoksa senden nefret eder.

Bilge kişiyi azarlarsan, seni sever. (9:8)

 

Terbiye edilmeyi seven bilgiyi de sever,

Azarlanmaktan nefret eden budaladır. (12:1)

 

Bilge kişi terbiye edilmeyi sever,

Alaycı kişi azarlansa da aldırmaz. (13:1)2

 

Bilgelik ustalıktır. Rab’den korkan, O’na derin sevgi, saygı ve boyun eğme duygusuna sahip kişinin her türlü durumda ne yapacağını bilmesidir. Usta nasıl usta haline gelir? Çıraklık yaparak. Peki, çırak azarlanmaktan, öğüt dinlemekten nefret ederse, kabul etmezse, usta olur mu? Olmaz. Çırak olmayı bile becermez!

Kaldı ki Özdeyişler’e göre öğüt ve azar bilgeliğin olmazsa olmazıdır. Öğüt konusunda Süleyman’a danıştık. Şimdi başka bir tanığın görüşlerini alalım: Elçi Pavlus.

 

Pavlus, elçi olma ayrıcalığının kıymetini bilmemiş midir?

Elçi Pavlus da öğüdün önemini vurgular. Koloseliler 1:28’de hizmetini şöyle özetler: “Her insanı Mesih'te yetkinleşmiş olarak Tanrı'ya sunmak için herkesi uyararak ve herkesi tam bir bilgelikle eğiterek Mesih'i tanıtıyoruz.” İmanlıların Mesih’te tam olgunluğa erişmesi için Pavlus herkesi hem eğitiyor hem de uyarıyordu. Bu süreç hakkında değerli bilgin F. F. Bruce şöyle demiştir:

[Koloseliler] Mesih’e iman edince bilmeleri gereken her şeyi öğrenmiş değillerdi. Rab’be gelmek bir başlangıçtır. Mesih’in kendisi tanrısal bilgeliğin tümünü kapsar, bu doğrudur. Ama Mesih’teki bu bilgeliği irdelemek ömür boyu süren bir serüvendir. Böylece en bilgili imanlıların bu konudaki bilgisi yine “sınırlıdır” (bkz. 1Ko. 13:9). Bu nedenle yalnızca Müjde’yi duyurmak yeterli değildir. Aynı zamanda insanlar Müjde’ye iman ettikten sonra “herkesi uyarmak ve herkesi tam bir bilgelikle eğitmek” gereklidir.3

 

Tabii ki koca Elçi Pavlus’a yaraşan bir davranıştır, imanlıları uyarmak ve onlara öğütte bulunmak. Pavlus öyle bir statüye ve yetkiye sahipti zaten, ne de olsa İsa Mesih’in elçisiydi!

Ama Pavlus, Kutsal Ruh’un denetimi altında olarak Koloselilere yazdığı mektupta, aynı zamanda imanlıların da birbirine öğüt vereceklerini söylemektedir. Şöyledir: “Mesih'in sözü bütün zenginliğiyle içinizde yaşasın. Tam bir bilgelikle birbirinize öğretin, öğüt verin, mezmurlar, ilahiler, ruhsal ezgiler söyleyerek yüreklerinizde şükranla Tanrı'ya nağmeler yükseltin.” (Kol. 3:16, vurgu eklenmiştir.)

Pavlus’un amacı ayrıcalıklı olduğunu ispatlamak değildi. Amacı bütün imanlıları olgunluğa eriştirmekti.

Türkçe çeviride tam olarak yansımamakta olsa bile, Pavlus Koloseliler 1:28 ayetinde imanlılara yönelik hizmetini açıklarken ve Koloseliler 3:16 ayetinde imanlıların birbirlerine yönelik hizmetini tanımlarken, çarpıcı bir biçimde aynı kelimeleri kullanmıştır: eğitmek/öğretmek (Grekçe: didaskō) ve uyarmak/öğüt vermek (Grekçe: noutheteō).4 Bu ayet hakkında Moo şöyle diyor: “‘Öğretmek’ Hristiyanlığın gerçeklerinin olumlu bir şekilde sunulmasını kasteder. ‘Öğüt vermek’se daha olumsuz bir mesaj olarak bu gerçeklerden uzaklaşmak tehlikesi hakkında uyarır... [Bu] ayete göre topluluktaki her üye diğerlerine öğretmek ve öğüt vermekte sorumludur.”5

Pavlus bu imanlılara öğüt verme ayrıcalığını neden kendine saklamadı? Elçi olmanın kıymetini bilmemiş miydi? Gayet tabii Pavlus’un amacı ayrıcalıklı olduğunu ispatlamak değildi. Amacı bütün imanlıları olgunluğa eriştirmekti. Bu konuda Pavlus’un iyi bildiği (bizim de iyice bellememiz gereken) bir gerçek vardı: Mesih’in bedeni “her eklemin yardımıyla” olgunluğa doğru erişir (bkz. Efesliler 4:16).

Süleyman ve Pavlus’a öğüt ve azar konusu hakkında danışmış bulunuyoruz. Ama bir tanık daha kaldı. En yetkili sesi dinlemek için güvenilir tanık Rab İsa Mesih’e gelelim.

 

Rab İsa Mesih hayalperest midir?

Rabbimiz İsa Mesih, “gerçek Ben’im” dediğine göre, öğüt ve azar konusunda gerçekçi bir yaklaşım sahip olmuştur. Bu konuda Luka 17:3-4 ayetlerine bakalım. Rab İsa bu ayetlerde bize şöyle buyurur: “Yaşantınıza dikkat edin! Kardeşiniz günah işlerse, onu azarlayın; tövbe ederse, bağışlayın. Günde yedi kez size karşı günah işler ve yedi kez size gelip, ‘Tövbe ediyorum’ derse, onu bağışlayın.”

“Kardeşiniz günah işlerse, onu azarlayın; tövbe ederse, onu bağışlayın.” Bu ayeti düşündükçe, buna uygun şöyle bir başlık buldum: “Dört İmkânsız Şey.” Ne mi demek istiyorum? Şöyle sıralayayım sizlere:

İmanlı günah işler mi? Bir imanlı kardeşten bunu beklemezdim! O da kendini imanlı sayıyor! Basbayağı bir günah işledi! Onun imanı hakkında kuşkum var doğrusu!

Kimse kimseyi azarlamaz! Üzülürüm. Darılırım. Önderimize söylerim. Dedikodu yaparım demeyeyim de, başkalarına dua konusu olarak onun suçunu söylerim… Ama gidip onu nasıl azarlarım?

Azarlasam bile tövbe etmez ki! Cesaretimi toplayarak “Bana karşı günah işledin” diye azarladım diyelim. Böyle kişinin tövbe etmesi çok nadir, çok! Kızar. Üzülür. Bana darılır. Öndere beni şikâyet eder. Başka kiliseye gider. Böyle tepki çekeceksem azarlamaya değer mi yani? (İkinci maddeye bakınız.)

Bağışlamak. Yeni Antlaşma’nın neredeyse her sayfasında geçse bile, birbirimizi bağışlamak, barışmak, tekrar ısınmak, tekrar kardeşlik sevgisini paylaşmak o kadar zor ki!

İşte dört imkânsız şey! “Kardeşiniz günah işlerse, onu azarlayın; tövbe ederse, onu bağışlayın.” Bu yöntemi öneren kişi kiliseden hiç anlamıyordur. Bu hiç de gerçekçi bir senaryo değildir. Çooook idealist bu yöntem, çok! Bunu söyleyen kişi tam anlamıyla hayalperest olmalıdır.

Ama bunu söyleyen, buyuran Rab İsa Mesih, kiliseyi kuran ve gerçeğin ta kendisidir.

O zaman gerçekçi olmayan aslında biziz. İsa tekrar gelinceye, “zavallı bedenlerimizi değiştirip kendi yüce bedenine benzer hale” getirinceye kadar (bkz. Flp. 3:21), imanlı olduğumuz halde, günah işleyebiliriz. İsa’nın bu konudaki buyruğu son derece gerçekçidir. Hristiyanların günah işlemesi konusunda 1. Yuhanna 1:8-2:2 ayetlerinin öğretisi, mealen, şöyledir: Hâlâ günah işleyebiliriz. Bazen de günah işleriz. Günah işlememeliyiz. Günah işlersek, sorumluluk üstleniriz, itiraf ederiz, Mesih’e bağışlatan kurban olarak güveniriz, bağışlanırız, arındırılırız. Sonuç olarak hâlâ günah işleyebilen ama sürekli tövbe eden bir halkız.

Rab İsa Mesih, günahtan arınmakta olan bir topluluk olarak bizden böyle ciddi, gerçekçi bir yaklaşım bekler. Bu sürecin bir parçası olarak birbirimizi uyarmak ve azarlamak önemli bir yer tutar. Nitekim, İncil bize söyle buyurur: "‘Gün bugündür’ denildikçe birbirinizi her gün yüreklendirin. Öyle ki, hiçbirinizin yüreği günahın aldatıcılığıyla nasırlaşmasın” (İbr. 3:13). 

Kilise olarak hep birlikte kutsallığın peşindeyiz. Dolayısıyla öğüt ve azar kültürü bize lazımdır!

 

Kilisede Öğüt Kültürünü Nasıl Oluşturabiliriz?

Kilise olarak hep birlikte kutsallığın peşindeyiz. Dolayısıyla öğüt ve azar kültürü bize lazımdır!

Atölyelerde ustalar, kalfalar ve çıraklar yapılması veya yapılmaması gereken şeyleri tespit edip bunları aralarında açıkça konuşamıyorlarsa, kaliteli ürün veya hizmet sunabilirler mi? Girişimciler en ileri teknolojiyi veya en etkileyici tasarımı geliştirmeye çalışırken, birbirlerine öğütte bulunamıyorlarsa, “Böyle olmadı, şöyle olsun” diyemiyorlarsa, böyle biricik başarılara imza atabilirler mi?

Tanrı’nın bilgeliği bize ne söyler? “Demir demiri biler, İnsan da insanı...” (Özd. 27:17). Atalar da ne demiş: “İki elin sesi var, bir elin nesi var? ” Gelişim, olgunlaşma ilişkiseldir.

Mark Lauterbach adlı bir pastör kiliseyi çarpıcı şekilde tanımlar: “Kilise, birbirinin yaşantılarıyla meşgul olan imanlılardır. Mesih’in lütfunun yerel kiliseye akmasını sağlayan başlıca kanal ilişkilerdir.”6

Kilisede öğüt kültürüne hangi engeller var?

Bir seferinde bu konu hakkında ders verirken bu soruyu sordum. Bir imanlı şöyle bir deneyim açıkladı: “Bir imanlı günah işledi. Ama benden yaşça büyük olduğu için bir şey söyleyemedim.” Kendimize sormalıyız: Örf adet, saygı gösterme anlayışımız, ast-üst ilişkiler, öğüt ve azar olayının boyutlarını nasıl etkiler?

Birbirimizin “yaşantılarıyla meşgul” olabilmemiz için birbirimizin yaşantılarından habersiz olmamamız gerekir. Şeffaflık ve hesap vermeye, yaptıklarımızı başkalarına anlatmaya razı oluşumuz, bu konuda nasıl bir rol oynayabilir? Güven veya güvensizlik, öğüt ve azar konusunu nasıl etkiler?

Korku, eziklik, kibir, rekabet, alınganlık, deneyimsizlik, nezaket... Olası engeller sanki sonsuzdur!

“Eee? Çözüm nedir o zaman abi?” diye sorduğunuzu işitir gibiyim. Ama bu yazıya başlarken yanıtını bilmediğim esaslı bir soruyu gündeme getireceğimi söylemiştim. Sanırım da bunu yapabildim! Bu yazının son satırlarını yazarken bir iki yol gösterici öneride bulunmakla yetineceğim.

Öğüdün hoş bir olay olduğunu kavramalıyız. Özdeyişlerde, “Güzel koku ve buhur canı ferahlatır, dostun verdiği öğüt insana tatlı gelir” diyor (Özd. 27:9). Bize öğüt vermeye cesaret eden kardeşin hakikaten bize iyilik yaptığını öğrenelim, böyle samimi kardeşlik sevgisinin tatlılığını kavrayalım.

Öğütte bulunursak bunu bilgece yapmayı öğrenmeliyiz. Yine Özdeyişler’de, “Altın küpe ya da altın bir süs neyse, dinleyen kulak için bilgenin azarlaması da öyledir” diyor (Özd. 25:12). Burada uyumlu bir ilişki gerekmektedir. Bir kardeş dinlemeye istekli olur, öğüt veren kardeş de bilge olur.

Kilisede öğüt ve azar konusunu gündemde tutmalıyız. Ufak ufak da olsa, ders, vaaz, eğitim, danışmanlık vb. hizmetlerimizde, öğüt kültürünü teşvik etmek ve geliştirmek için elimizden geleni yapalım. Aramızda bu konuyu konuşalım, çözüm üretmeye çalışalım.

 

Kilisede böyle bir öğüt kültürünü nasıl oluşturabileceğimizi tam olarak bilseydim, emin olabilirsiniz ki bu yazıda sizlerden bu önemli bilgileri esirgemezdim. Ama henüz bunu çözmüş değilim.

O zaman, Rab’bin yüceliği ve kilisenin olgunlaşması için, kendimize şu soruyu sormaktan usanmayalım: Kilisede öğüt kültürünü nasıl oluşturabiliriz?

  • 1Özdeyişler 9:7-8; 10:17; 12:1, 15; 13:1, 10, 18; 15:5, 10, 12, 22, 31; 16:20; 19:20; 25:12; 27:9; 28:23 ve 29:1.
  • 2Bu ayetlerde vurgu eklenmiştir.
  • 3F. F.  Bruce, The Epistle to the Colossians, to Philemon and to the Ephesians (Grand Rapids, Michigan: Eerdmans, 1984), s. 86-7.
  • 4Bu paralellik Grekçe metinde çarpıcıdır: Kol. 1:28, nouthetountes panta anthrōpon kai didaskontes panta anthrōpon en pasē sophia ve Kol. 3:16, en pasē sophia didaskontes kai nouthetountes heautous.
  • 5Douglas J. Moo, The Letters to the Colossians and to Philemon (Grand Rapids, Michigan: Eerdmans, 2008), s. 288-89.
  • 6Mark Lauterbach, The Transforming Community (Ross-shire, İskoçya: Christian Focus, 2004), s. 32-3.
  • Telif Hakları © 2013
  • Chuck Faroe
  • Tüm Hakları saklıdır. İzin ile kullanıldı.
İlk yayınlama: e-manet Sayı 30 (Ocak - Mart 2013), s. 15–20.