C. Gordon Olson’un yazdığı Beyond Calvinism and Arminianism: An Inductive Mediate Theology of Salvation (Cedar Nolls, New Jersey: Global Gospel Publishers, 2002) kitap tanrıbilime, tanrıbilim metoduna değinir, kısaca kilise tarihi ve müjdelemeyle ilişkili olarak pratik teolojiyi ele alır. Bu kitabın yazarı, bu denli kapsamlı bir konu hakkında yazıp olası tartışmalı sonuçlar çıkarabilecek eşsiz bir donanıma sahiptir.
Olson bu kitabında kurtuluşla ilgili olarak Calvincilik’i ve Arminiusculuk’u birbirinden ayıran bazı önemli konulardan Kutsal Kitap’a dayanan tanrıbilimsel sonuçlar çıkarır.
Gordon Olson, uzun yıllar İslam dünyasında Mesih’in müjdesini duyurmuş, ardından ABD’de müjdecilik ve ilahiyat dersleri vermiştir. Olson bu kitabında kurtuluşla ilgili olarak Calvincilik’i ve Arminiusculuk’u birbirinden ayıran bazı önemli konulardan Kutsal Kitap’a dayanan tanrıbilimsel sonuçlar çıkarır. Olson hem Calvincilik’le hem de Arminiusculuk’la ilgilenmiştir. Arminiuscu bir kilisede Mesih’e iman etmiş, Calvinci bir okulda öğretmenlik yapmıştır. Olson, ortadaki bir duruşun, Kutsal Kitap verilerini Calvincilik ve Arminiusculuk’tan daha iyi yansıttığı kanısını taşır. Olson’un vardığı tanrıbilimsel sonuçlar, mediatetheology.org adlı kendi internet sitesinde özet halinde sunulmaktadır.
Olson kitabına, yerinde bir yaklaşımla, tanrıbilimsel yöntemi ele alarak başlar; Kutsal Kitap yorumlarının özgün diller üzerinden yapılması, Eski ve Yeni Antlaşma bağlamlarının etüt edilmesi, kelime araştırmaları ve uygun tümevarımsal yöntem gibi konular üzerinde durur. Yazar, dünya çapındaki müjdeciliğin, tanrıbilimsel yöntem açısından önemli bir süzgeç teşkil ettiğini (ya da kılavuz işlevi gördüğünü) ekler. Benimsediği ve benimsemediği görüşleri desteklemek için kullanılan ayetlerin tümünü ele alır ve yorumlamaya çalışır. Vardığı sonuçlar herkes tarafından kabul edilmese de, uyguladığı yöntem bir alçakgönüllülük örneği sergiler.
Olson’a göre Tanrı’nın mutlak yetkisi, “Yaratıcı olduğu için Tanrı kendi evrenini, kendi nitelikleriyle (ya da doğasıyla) uyumlu bir biçimde uygun gördüğü gibi yönetme hakkına sahiptir (s. 79)” anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, insana belirli yetki alanları tanınmış olması veya Tanrı’nın kendi isteğini gerçekleştirmek için aracılar kullanması, O’nun mutlak yetkisini hiçbir surette azaltmaz. Olson “yetki tanınması” kapsamına, evrenin işleyişini düzenleyen doğa kanunlarını, insanlığı düzenleyen ahlaki kuralları ve hükümet yöneticilerine, kilise ve aile önderlerine verilen yetkiyi de dahil eder. Tanrı’nın önbilgisi, O’nun olayları insanın isteğini zorlamadan düzenlemesini ve yönetmesini sağlar. Olson’a göre Kutsal Kitap’ta, Tanrı’nın mutlak yetkisinin, evrendeki her bir olayın kapsamlı ve kesin belirlenmiş biçimde kararlaştırılması anlamına geldiği görüşünü destekleyen bir kanıt yoktur. Yazar, böyle bir yaklaşım gerçek olsaydı onunla, en sonunda Tanrı’nın kötüyü yaratmış olması çıkarımına ulaşılacağını, ayrıca Tanrı’nın (kurtuluşta olduğu gibi) insanla koşula bağlı bir ilişki kurma olasılığının bertaraf edileceğini belirtir. Olson, belirleyicilik savını desteklemek için sıkça kullanılan ayetleri ele alır (örneğin, Elç.2:23; Ef.1:9-12). Bu belirleyicilik konusunu işlerken, yerinde bir yaklaşımla, “önceden belirlenmiş amaç”, “istek” ve “egemenlik” ifadeleriyle ilgili yaptığı kelime taramasını da yazısında kullanır.
Olson, Tanrı’nın müdahalesi olmaksızın kişinin iman edemeyeceği görüşünü Kutsal Kitap’ta desteklenmediği gerekçesiyle reddeder.
İnsanın kurtuluştaki rolü, kişinin kurtuluşunu elde etmek için bir şey yapabilip yapamadığına indirgenir. Olson, günahın insanı tümüyle etkilemiş olduğuna inanır ve buna zihinsel etkileri de dahil eder. Ancak bu durum insanın Tanrı sureti oluşunu değiştirmez. İnsan kurtuluşa hiçbir katkı sağlayamaz, buna rağmen genel ve özel vahiylere inanmış ya da bunları reddetmiş olmasından dolayı Tanrı’nın önünde sorumlu tutulur. Olson, Tanrı’nın müdahalesi olmaksızın kişinin iman edemeyeceği görüşünü Kutsal Kitap’ta desteklenmediği gerekçesiyle reddeder. Bu konuyu, yine Romalılar 9 ve Yuhanna 6. bölümlerinden önemli ayetlerin açıklamasını yaparak ele alır.
Olson Mesih’in ölümünün, “nesnel, tarihsel ve evrensel bir yönü olduğu gibi, öznel, kişisel ve sınırlı bir yönü de” olduğu görüşündedir (s. 35). 2. Korintliler 5:18-21, 1 Yuhanna 2:1-2 ve 2 Petrus 2:1 gibi ayetlerde geçen “kurtarmak”, “günahları bağışlatmak” ve “barıştırmak” gibi tanrıbilimsel ifadeler kurtuluşun nesnel ve evrensel yönünü açıklamak için kullanılır. Kurtuluşun “tatbiki” yönleri ise (bağışlanma, aklanma, evlatlığa kabul edilme ve yenilenme gibi) iman etmenin getirileridir. Olson “her” ve “dünya” gibi kelimeleri içeren Kutsal Kitap ayetlerini birebir anlamlarıyla dikkate alır. Olson, Lightner’den yaptığı bir alıntıda şöyle yazar: “‘Her’, ‘hepsi’ ve ‘dünya’ gibi kelimeler metinde kurtuluş bağlamında yer aldıkları her seferinde birebir anlamlarını kısıtlamak Kutsal Kitap ve mantık açısından yerinde midir?”1 Mesih’in ölümünün kapsamı konusunda yorumlamayı belirleyen etmenler, bağlam ve dilbilgisi üzerinde yapılan tümevarımsal çalışmadan çok, dogmatik (öğretiye ait) yöntemler ve çıkarımlardır. Olson, Mesih’in ölümünün kapsamı konusunda Calvincilerin çoğu tarafından benimsenen görüşün (‘Tanrı’nın halkı’ için) yarattığı bir takım sorunlara dikkat çeker. Bu sorunlardan biri kurtuluş davetini yeniden ifade etmek gereğidir: Kişi eksiksiz bir güvenle, “İsa senin için öldü” diyemez. Diğer bir sorunsa, bu görüşün, kişinin iman etme gereksinimini ve Kutsal Ruh’un ikna etme işlevini mantıksal olarak gereksiz kılmasıdır. Calvincilerin bu sorunlara çeşitli cevapları olduğunu burada belirtmek gerek, ancak Olson bu karşılıkların yetersiz olduğu görüşündedir.
Tanrı’nın mutlak yetkisi konusunu tartışırken birçokları için önemli olan bir nokta da, Tanrı’nın önbilgisi ile seçimi arasındaki ilişkidir. Olson önbilginin bir terim olarak “seçimi yapan sevgi” yönünü kapsamadığını, bunun yerine sadece “önceden bilmek” anlamına geldiğini iddia eder. Önbilgi ve seçilmişliğin bir arada yer aldığı ayetlerin Romalılar 8:28-30 ve 1. Petrus 1:2 olması ayrıca önemlidir. Her iki kısımda da önce önbilgi sonra seçim olduğu görülmektedir (bu bir zaman meselesinden çok bir mantık, bir sebep sonuç ilişkisidir). Olson ise bu seçimin, Tanrı’nın, ortak bir bedende hizmet etmesi için imanlılar topluluğunu (kiliseyi) seçmesi olduğunu öne sürer. Seçilmek ayrıca “Mesih’te” olmayla bağlantılıdır. Yeni Antlaşma’daki “önceden belirlenme” kavram ve anlamı, çoğu kez imanın ilk adımıyla değil, kurtuluşun son aşamalarıyla ilişkilidir.
Kutsal Ruh’un ikna edici rolü, Müjde’yi duyuran insanlar aracılığıyla ortaya çıkar. Bu, Yuhanna 16:7-11 ayetlerinde üç konuyu temel alan genel bir kanıtlamadır. “Çağrı”, müjdenin vaaz edilmesi ve Kutsal Ruh’un ikna ediciliği aracılığıyla günahkara ulaştırılır.
Olson imanın bir armağan olma olasılığına dair bazı mantık sorularını tartışmaya açar.
Olson imanın Tanrı’nın bir armağanı olmadığına, Müjde’nin vaaz edilmesiyle kişinin yüreğinde yeşerdiğine inanır. İman kendi başına “değer/hak” taşımaz; dolayısıyla Tanrı’nın kimin iman edeceğine dair önbilgisinin olması, O’nun insanı “kurtuluşa değer” gördüğü anlamına gelmez. Olson imanın bir armağan olma olasılığına dair bazı mantık sorularını tartışmaya açar:
- İman eğer bir armağan olsaydı, Tanrı kurtuluşun gerekli koşulu olarak onu niçin öngörürdü? İman eğer bazılarına verilen bir armağansa ve onlar buna bağlı olarak iman ediyorlarsa, imanın hâlâ gerçek bir koşul olması mümkün mü?
- İman eğer bir armağan olsaydı, inanlının, kurtulmamış olanların sanki belirli bir şekilde karşılık vermesi gerekiyormuşçasına Müjde’nin gerçekliğini savunması niçin gerekirdi?
- İman eğer bir armağan olsaydı, inançsızlığa niçin şaşılırdı? Eğer “armağan” verilmemişse, inançsızlık, beklenen ve şaşırılmaması gereken bir durum olmaz mı?
- İman eğer bir armağansa, niçin belli insanların Mesih’e kazandırılması diğerlerine oranla daha zor olmaktadır? Ayrıca Tanrı bu armağanı niçin Müjde’nin “ulaştığı” insanların birçoğuna vermiş ama “ulaşmadığı” insanlara vermemiştir?
Olson, tövbe ile imanın beraber etkin olduğunun bilincindedir. Tövbe etmek, kişinin Mesih’e güvenmeye başlamadan önce görüşünde gerçekleşmesi zaruri olan bir değişimi tanımlar. Olson İsa’nın öğrencisi olmayı, inanlının olgunlaşmasının bir parçası olan ve iman ettikten sonra gerçekleşen bir süreç olarak görür. Kurtuluşun güvencesi konusunda ise, gerçekten kurtulmuş bir kişinin kurtuluşunun ebedi olduğuna inanır. Kutsal Kitap’ta kurtuluşun yitirilmesini ima eder gibi görünen, tartışma konusu olan ayetlerin bazılarında, aslında ya ödüllerden ya da sahte inanlılardan söz edilmektedir. Olson son olarak kurtuluşa ilişkin tarihsel görüşleri ele alır. Yazara göre Calvinciler ile Arminiuscuları ayıran konuların birçoğu Hippolu Augustinus’a dek uzanmaktadır. Olson kitabına, kurtuluş konusundaki bu tartışmanın kurtuluşun inanlının yaşamındaki önemini vurgulayan bir bölümle son verir. Bu konu önemlidir, zira inanlının duaya, günahla mücadele etmeye ve hizmete (müjdeleme, inanç savunması gibi) olan yaklaşımını etkiler. Kitaba birkaç dizin de eklenmiş, bunlardan birinde Calvin’den yapılan ve bu konuların birçoğuna değinen alıntılara yer verilmiştir.
Olson’un çıkarımlarını herkes tarafından kabul görmez. Bu kitabı değerlendiren kişi de, Olson’un bazı yorumlarını reddeder, Olson’un çıkarımlarının bazılarının kanıtlanmadığını düşünür. Bu kitabın adı iki görüş arasında bir konumda olmanın mümkün olduğu ima eder ama bu okuyucunun kafasında soru işareti uyandırır. Olson’un Reform tanrıbiliminden mi, yoksa Arminiusculuktan mı yana olacağı, yoksa tartışmalı alanlarda sadece “ortada” bir konumda mı durmayı seçeceği belirsizdir. Kendini ‘Kalvinist’ ya da ‘Arminiuscu’ olarak niteleyen biri, bu kitabı tatmin edici bulmayabilir. Ama kitabı okuduktan sonra, yazarın Kutsal Kitap ayetlerini tarafsız bir biçimde ele alışından, çeşitli görüşlerle ilgili ayetlerin tümünü tartışmakta gösterdiği hevesten ve yöntem bilgisinden etkilenmemek mümkün değildir. Bu kitabı okuyan bir inanlı, Müjde’yi diğer insanlara duyurmak için daha istekli olacak ve yaşamını daha ‘Müjde’ye odaklı’ olarak sürdürmeyi arzulayacaktır.