Ana içeriğe atla

Sitemiz işleyişi için sadece bu siteye ait çerez kullanmaktadır. Üçüncü parti çerez kesinlikle kullanılmamaktadır.
Daha bilgi edinin.

Li-derkenar

Vahiy’den...Tartışmasızca

İmparatorluk Süksesi Yanılgısı

Yayın Tarihi: 01.04.2010

Melek gür bir sesle bağırdı:
“Yıkıldı! Büyük Babil yıkıldı!
Cinlerin barınağı,
Her kötü ruhun uğrağı,
Her murdar ve iğrenç kuşun sığınağı oldu.
Çünkü bütün uluslar
Azgın fuhşunun şarabından içtiler.
Dünya kralları da
Onunla fuhuş yaptılar.
Dünya tüccarları
Onun aşırı sefahatiyle zenginleştiler.
Gökten başka bir ses işittim:
“Ey halkım!” diyordu.
“Onun günahlarına ortak olmamak,
Uğradığı belalara uğramamak için çık oradan!” --Vahiy 18:2-4

Neşe Düzel’le yapılan bir söyleşide, önde gelen tarih profesörü Selim Deringil din değiştirme ve zorlama hakkında şu savda bulundu: “Osmanlı İmparatorluğu’nun kitleleri zorla Müslümanlaştırma diye bir resmî politikası hiçbir zaman olmadı.” Bu sav biraz sorgulandığında, Deringil bazı çok ilginç tespitlerde bulundu. Birlikte okuyalım:

Eğer zorlama yoksa Anadolu’da insanlar hangi nedenlerle din değiştirdiler?

Tanzimat’a dek, Osmanlı’da askerî sınıfa dahil olmanın, yani devlete ve yönetici sınıfa girmenin tek yolu Müslüman olmaktı. Bu yüzden Müslümanlaşma, soyluların Osmanlı yönetici sınıfına girmeyi istemesiyle de yaşandı. Bir de gayrımüslim nüfus cizye diye bir vergi veriyordu ve bu vergi kriz dönemlerinde çok ağır olabiliyordu. Cizye yükünden kurtulmak için de Müslümanlaşanlar oldu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrımüslimler üzerinde birtakım kısıtlamalar vardı.

Gayrımüslimlere ne gibi kısıtlamalar vardı?

Gayrımüslimler belli renkleri giyemiyordu. Yeşil renk, Müslümanlarındı. Gayrımüslimler belli hayvanlara binemiyordu. Ata ve deveye sadece Müslümanlar biniyordu. Hatta bazı yerlerde gayrımüslimlerin hamam günleri ve hamam eşyaları da ayrıydı. Bir Müslüman öldüğünde merhum oluyordu, gayrımüslim öldüğünde ise “mürt oldu” deniyordu. Mürt, telef oldu, geberdi manasına hayvanlar için kullanılır...1

O zaman Hristiyan olarak tanınan birçok kişi ayrıcalıklar ve saygınlıktan yoksun kalmamak için Müslümanlık’a geçmiştir.

Burada hangi etkenler söz konusudur? Yönetici sınıfına ait olarak nüfuzlu olmak, vergilerden muaf tutulmak, ata binebilmek, yeşil giyebilmek ve (bu dünyadan göç ettikten sonra neden önemliyse!) ölmüşken “geberdi” dedirtmemek. O zaman Hristiyan olarak tanınan birçok kişi, zulüm korkusu ve kılıç zoru yüzünden değil, ayrıcalıklar ve saygınlıktan yoksun kalmamak için Müslümanlık’a geçmiştir.

Gayet tabii zulüm korkusuna kapılarak zorla Müslümanlık’a geçenler de vardı. (Aynı söyleşide Deringil böyle durumlardan da söz eder.) Ama gördüğümüz gibi, bu durumların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal ve ekonomik yapısında Hristiyanların asimile olmasını cazip kılan bir düzen vardı.

Vahiy kitabının ilk hitap ettiği imanlılar da, başka bir imparatorlukta, Roma İmparatorluğu’nda yaşarken böyle bir çifte tehlikeyle karşı karşıyaydı. Bir yandan, zulümler karşısında yılarak Mesih’i inkâr etme tehlikesi vardı. İsa’nın İzmir’deki kiliseye şu sözleri bu durumu yansıtır: “Çekmek üzere olduğun sıkıntılardan korkma! Bak, denenesiniz diye İblis içinizden bazılarını yakında zindana atacak. On gün sıkıntı çekeceksiniz. Ölüm pahasına da olsa sadık kal, sana yaşam tacını vereceğim” (Va. 2:10). Öbür yandan, rahat geçinmek için impartorluğun mevcut düzenine taviz vererek Mesih’e vefasız kalma tehlikesi vardı. Laodikya’daki kiliseye yapılan uyarı bu durumu yansıtır: “Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun; ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun” (Va. 3:17).

Vahiy kitabının önemli bir vurgusu şudur: Rab İsa Mesih galip geldi ve İsa imanlısı olmak, galip gelmek demektir.

Vahiy kitabının önemli bir vurgusu şudur: Rab İsa Mesih galip geldi (5:5) ve İsa imanlısı olmak, galip gelmek demektir (2:7,11,17,26; 3:5,12,21; 21:17). “Galip gelmek” askerî bir terimdir ve imanlı hayatının zorlu bir mücadele olduğunu bize hatırlatır. Ama her kilise ve imanlının bulunduğu savaş alanı aynı değildir. Gerek zulüm dehşeti, gerekse ayrıcalık hevesi olsun, Mesih’e yönelik bağlılığımız ve tanıklığımızın gücünü zayıflatan ne varsa, ona karşı savaşmalıyız.2  Bu makale, asimile olma, yani bu çağın gidişine uyma tehlikesi üzerinde duracak. Bu amaçla Vahiy kitabının imparatorluk eleştirisine birlikte bakacağız.

Vahiy’in imparatorluk eleştirisini incelerken öncelikle 17:1-19:5 ayetlerinde işlenen “büyük fahişe Babil’in” yargılanmasına odaklanacağız. Bu makale serisinin amacı, sık sık tartışma konusu olan Vahiy kitabından “tartışmasızca” yararlanabileceğimiz dersler çıkarmaktır. Bu bağlamda Vahiy kitabını yorumlayanların benimsediği ana yaklaşımlara değinerek bu çalışmada çıkardığımız dersin neden tartışma konusu olması gerekmediğini belirtmek istiyorum. Açıklamalı Kutsal Kitap’ta özetlendiği üzere, Vahiy kitabının yorumcularının üç önemli yaklaşımı şöyledir:

Geçmişçiler (Preterists): Anlatılan olayların birçoğunun Roma İmparatorluğu döneminde gerçekleştiğini iddia ederler.

Gelecekçiler (Futurists): Kitabın aslen son günlere ilişkin olduğunu düşünürler... Roma dönemindeki zulmün sadece ikincil önemi vardır.

Simgeciler (Idealists): Kitapta tanımlanan olayları, iyinin kötü karşısında zafer kazanması gibi sonsuz gerçekliklerin simgelendiği tasvirler olarak görürler; bu yüzden bunların kelimesi kelimesine yorumlanacağını, tarihsel bir değeri olmadığını ileri sürerler...3

Vahiy kitabında yazılanları yerine getirmeliyiz! 

Vahiy kitabını okurken, hiçbir zaman göz ardı etmemiz gereken bir gerçek var: Bu kitapta yazılanları yerine getirmeliyiz! Nitekim kitabın girişinde, “burada yazılanları dinleyip yerine getirene ne mutlu!” diyor (1:3). Geçmişçiler, Babil’in yıkılışının, öncelikle Roma İmparatorluğu’nun yargılanmasıyla ilgili olduğunu varsayabilirler. Ama uygulama düzeyinde, bundan ibret alarak imanlı hayatlarını bu dönemde nasıl yaşayacaklarını derin derin düşünmelidirler. Gelecekçilerse, Roma dönemindeki olayların yalnızca ikincil bir önem taşıdığını, Babil olarak adlandırılan imparatorluğun gelecekte var olarak yargılanacağını kabul edebilirler. Bu durumda hem Roma İmparatorluğu’nda yaşanan paralel ama ikincil olaylardan, hem de dünyanın sonunda yaşanacak asıl olaylardan kendileri için Rab’bin hangi dersleri çıkarmalarını istediğini araştırmalıdırlar.4 Aynı şekilde, bu Tanrı karşıtı imparatorluğun yargılanmasının, “iyinin kötü karşısında zafer” kazandığını vurgulayan bir simge olduğunu düşünen simgeciler ne yapsınlar? Bu kitabın mesajını ciddiyetle yerine getirmek niyetiyle, Vahiy kitabının imparatorluk eleştirisinin ışığında, kendi yaşantılarını nasıl değiştirmesi gerektiğini düşünmelidirler.   

O zaman Vahiy hakkında hangi yorum yaklaşımını tercih edersek edelim, Vahiy kitabının imparatorluk eleştirisine tam bir ciddiyetle bakarak, şu soruları sormalıyız: Bu imparatorluk neden bu denli büyük yargıya uğradı? Kötülükleri nelerdi?  Daha da önemlisi, imparatorluğa yönelik bu eleştiri, kendi hayatım, kilisem ve toplumum için hangi açılardan ibret vericidir?

 

“Canavar Gibisi Var mı?”

Vahiy kitabının imparatorluğa yönelik eleştirisi birbiriyle ilişkili üç ana konuya bağlıdır: askerî kudret, ticaret ve ibadet. Vahiy kitabında hem imparatorluğa hem de imparatorluğu temsil eden imparatora “canavar” simgesi yakıştırılmıştır. Vahiy 13:4 ayetinde güç ile tapınma arasındaki ilişki görülür: “‘Canavar gibisi var mı? Onunla kim savaşabilir?’ diyerek canavara da taptılar.” Aynı şekilde, Babil’in yıkılışı karşısında feryat eden gemicilerin söylediği söze dikkate değerdir: “Koca kent gibisi var mı?” Bu hayranlığın kaynağı neydi? “Onun sayesinde, onun değerli mallarıyla zengin olmuşlardı” (Va. 18:17-19).

Bir yazarın dediği gibi, “Gelecekte kendilerine en büyük mutluluğu ne sağlayacaksa, insanlar ona ümit bağlarlar.”5  Aynı şekilde, insanlar derinden emniyette olmayı arzular ve onlara güçlü bir şekilde emniyet ve refah sağlayan bir merci varsa, ona hayranlık duyar, taparlar. Sözünü geçirmek için askerî güce fazlasıyla sahip canavara böylece hayranlık duyulur: “Canavar gibisi var mı? Onunla kim savaşabilir?” Aynı şekilde Tanrı karşıtı imparatorluğu temsil eden “koca kent” Babil insanları zengin kılmaya muktedir ekonomik güce sahip olduğu için ona hayranlık duyulur: “Koca kent gibisi var mı?”

Vahiy kitabının, Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde yaşayan ilk muhatapları için bu bilinen bir durumdu. Roma İmparatorluğu’nun siyasi birliği, bütün tebaalarının imparatora tapınmasıyla sağlanırdı. O dönemde yaşayan Romalı bazı yazarlar, hükümdarların sağladıkları nimetlere minnettarlıklarını ifade etmek için onları tanrılar arasına kaydetmenin en uygun davranış olduğunu, gerçek tebaaların devlete sadık olduğunu göstermek için de imparatora sunu olarak tütsü yakmaları gerektiğini kaydederler.6

Roma’nın tanrıları imparatorları bir nevi el üstünde tutar, korur; tanrı olarak tapınılan imparatorlar da bütün tanrı ve tanrıçaları birleştiren unsurdur. Sonuç olarak tanrısal boyut ile insanlar arasında biricik aracı, imparatordu.

Roma İmparatorluğu’nun ilk döneminde bu zihniyeti en büyük gayretle benimseyen bölge, Vahiy kitabının hitap ettiği yedi kilisenin bulunduğu “Asya İli”ydi, yani günümüz Türkiyesi’nin Ege bölgesi. İmparator Augustus’a (İ.Ö. 63-İ.S. 14) “tapınma ayrıcalığı”nı talep eden ilk yer, Asya İli’ydi. Sonuç olarak Augustus sağken Bergama’da ona görkemli bir tapınak inşa edildi. İ.S. 26 yılında İzmir, Sart ve Laodikya’yla yarışarak İmparator Tiberius’a tapınak kurma hakkını kazandı. Efes’te zaten Julius Sezar ve Claudius için tapınaklar daha önce kurulmuştu ve İmparator Domitian döneminde (İS 51–96 yıllarında hüküm sürdü) imparatorlara tapmak üzere bazı önemli tapınak çalışmaları yapılmıştır. Efes’teki bu tapınak çalışmalarından biri, Sebastoi Tapınağı, bu ideolojiyi güzelce örnekler. Bir futbol sahası büyüklüğündeki bir alanda inşa edilen bu tapınak, sütunlarla döşenmiş üç kattan meydana geliyordu. İkinci katın sütunlarında Roma’nın çeşitli tanrıları ve tanrıçaları sergileniyordu. Bu “tanrılar katı” imparatorlara tapınılan tapınağın temelini oluşturdu. Bu güçlü simgenin anlamı şuydu: Roma’nın tanrıları imparatorları bir nevi el üstünde tutar, korur; tanrı olarak tapınılan imparatorlar da bütün tanrı ve tanrıçaları birleştiren unsurdur. Sonuç olarak tanrısal boyut ile insanlar arasında biricik aracı, imparatordu. Efes’te İmparator Trajan’ın bir heykelinde “theou huion” (Tanrı Oğlu) yazısı bulunur. Trajan’ın ayakları dibinde de, bütün dünyanın kendisine boyun eğmekte olduğu anlamına gelen bir küre modeli vardır.7

 

Zengin Olmak Suç mu?

Vahiy kitabının 4. ve 5. bölümlerinde tahtta oturan Tanrı ve Kuzu’ya bütün evrenin tapındığını görmekteyiz. Bu bölümler Vahiy’in mesajı açısından temel bir gerçek ortaya koyar: Gerçekliğin merkezi tek gerçek Tanrı’dır. Gerçek anlamda insan olmak da, tek gerçek Tanrı’ya tapınmaya bağlıdır. Oysa Vahiy’de yeryüzündeki insanlar canavara tapıyorlar. Böylece Vahiy’de Rab’be sadık olup olmadığımız önemli ölçüde kime ya da neye tapındığımızdan anlaşılıyor.

Ama bu esnada, insanlar Tanrı yerine canavara neden tapınsınlar diye sorabiliriz. Bunun cevabı, özetle, “çünkü onları zengin kılabiliyordu” şeklinde olacaktır. Yukarıda belirtildiği gibi, Vahiy kitabının imparatorluğa yönelik eleştirisi üç ana soruna yöneliktir: ibadet, kudret ve ticaret. Vahiy’in bu eleştirisi, insanlığı yozlaştıran ekonomik ve ticari uygulamaları gündeme getirir. Canavara boyun eğmeye, onun işaretini taşımaya razı olmayanların cezası nedir? Ne bir şey satın alabilir, ne de satabilirler, yani ticaret yapamazlar (Va. 13:17). Bu büyük Tanrı karşıtı imparatorluk yıkılınca, kimler, neden yas tutar? Öncelikle “dünya kralları” ve “dünya tüccarları” yas tutarlar (bkz. Va. 17:2, 18; 18:3, 11, 15, 17-18, 23). Ayrıca, ticaretle zenginleşen “dünya kralları” ve “dünya tüccarları” ile birlikte saptırılan “bütün uluslar” (18:3, 23) ve “yeryüzünde yaşayanlar” (ki Vahiy kitabında bu tabirle göksel çağrıya değil, bu dünyanın düzenine bağlı insanları kastedilmektedir; 17:2) yas tutarlar. Neden yas tutarlar? Çünkü fahişe olarak tanımlanan bu imparatorluğun, “aşırı sefahatiyle zenginleştiler” (18:3). “Dünya tüccarları onun için ağlayıp yas tutuyor. Çünkü mallarını satın alacak kimse yok artık” (18:11).

Zengin olma hevesi bizi yoldan saptırırsa, Tanrı’yı değil, dünyayı sevmiş oluruz. 

Peki ama, ticaret yapmak veya zengin olmak ille de suç mu diye soracaksınız. Tabii ki, her zaman değil. Gerçi, bilge Süleyman, “Zengin olmak için didinip durma, Çıkar bunu aklından. Servet göz açıp kapayana dek yok olur, Kanatlanıp kartal gibi göklere uçar” (Özd. 23:4-5) diye salık verir. Rabbimiz İsa Mesih de, para sevgisi hakkında, “İnsanların gururlandıkları ne varsa, Tanrı’ya iğrenç gelir” şeklindeki son derece ciddi uyarıda bulunur (Luk. 16:15). Ayrıca Pavlus, Kutsal Ruh’un denetimi altında olarak, “Zengin olmak isteyenler ayartılıp tuzağa düşerler, insanı çöküşe ve yıkıma götüren birçok saçma ve zararlı arzulara kapılırlar” der (1Ti. 6:9). Tabii ki dürüstçe çalışarak müreffeh olmak suç değil. Fakat zengin olma hevesi bizi yoldan saptırırsa, Tanrı’yı değil, dünyayı sevmiş oluruz (bkz. 1Yu. 2:15-17). Vahiy kitabının imparatorluğa yönelik eleştirinin ekonomiyle ilgili boyutu bu soruna yöneliktir. İmparatorluğun zenginleşme anlayışı Tanrı’nın egemenliğine muhalefet oluşturur. Bu eleştirinin önemli yanı, zenginliğe adeta tapan bu ekonomik sistemin aşırı lüks hayata ve gösterişe düşkünlüğüdür. İnsanların günlük ihtiyaçlarını karşılamak üzere sıradan bir alım satım değil, çoğunlukla lüks ve gösterişli mallara yönelmesi söz konusudur. Büyük fahişe Babil’e getirtilerek satılan malların listesi bunu vurgular:

Altını, gümüşü, değerli taşları, incileri, ince keteni, ipeği, mor ve kırmızı kumaşları, her çeşit kokulu ağacı, fildişinden yapılmış her çeşit eşyayı, en pahalı ağaçlardan, tunç, demir ve mermerden yapılmış her çeşit malı, tarçın ve kakule, buhur, güzel kokulu yağ, günnük, şarap, zeytinyağı, ince un ve buğdayı, sığırları, koyunları, atları, arabaları ve köleleri, insanların canını satın alacak kimse yok artık. (Va. 18:12-13)

Richard Bauckham, bu listeyi dikkatlice inceleyerek listede bulunanların Roma İmparatorluğu’nun ilk döneminde sonradan görme ailelerin tükettiği lüks ithal mallar olduğunu belgelemiştir. Bauckham söz konusu malların bu kitlenin aşırı savurganlığını tatmin etmek için kullanıldığını örnekler. Sözgelimi, böyle ailelerde yemek tabaklarının som altından yapılması ve evlerindeki tavanların altınla kaplanması yaygındı. (Bu bağlamda Romalı bir yazar, “bir ülkenin altını olduğu anlaşılınca o ülke artık Roma’nın düşmanı sayılır ve oranın kaderi savaşın ıstıraplarıdır” hükmünde bulundu.) Aynı şekilde salonlarda gümüş kaplı kanapeler ve banyolarda gümüş kaplı küvetler bulunuyordu. Hindistan’dan getirtilen en değerli inciler, imparatorluğun dışından geldiği için daha da pahalıydı. Buna rağmen (veya belki bundan dolayı) inciler özel rağbet görmekteydi. Bazı yeni zenginler, lüks ziyafetlerinde incileri sirkede eriterek içerlerdi. Böylesine büyük bir sarfiyatı bir yudumda yapmak ayrıca bir zevk veriyordu!8  Örnekler daha da çoğaltılabilir ama herhalde durum anlaşılmıştır.

Bauckham bu uygulamaların neden kınanması gerektiğini şu gözlemlerle açıklamıştır:

... can alıcı nokta şu ki, Roma, dünyanın dört bir bucağından getirtilen lüks mallar için savurduğu zenginliği, illeri fethederek, yağmalayarak ve ondan sonra aynı illerden vergi toplayarak elde etmiştir. Roma, tebaalarının sırtından lüks geçiniyordu.9  ... Roma Barışı, Tacitus’un kullandığı tabire göre, ‘kan dökerek sağlanan barış”tı. Bu barışı sürdürmek için önce illeri vahşice fethetmek, sonra sınır bölgelerinde sürekli savaşmak, aynı zamanda bütün imparatorlukta muhalefetleri zorla bastırmak gerekliydi. Kendi gücünü ve refahını mutlak bir değer olarak gören her toplumda olduğu gibi, Roma İmparatorluğu varlığını mağdurlar sayesinde sürdürebildi.10

Vahiy kitabı imanlılara hitap ederek şu uyarıda bulunur: “Ey halkım! Onun günahlarına ortak olmamak, Uğradığı belalara uğramamak için çık oradan!” (Va.18:4) 

Kendi Oğlu’nu dünya için feda eden Tanrı, nefsine düşkün zenginlerin insanları sömürmesini tabii ki hoş karşılamaz. Yine de Tanrı’nın halkı her durumda dünyanın bu eğilimlerinden ille de arı değildir. Vahiy kitabı imanlılara hitap ederek şu uyarıda bulunur: “Ey halkım! Onun günahlarına ortak olmamak, Uğradığı belalara uğramamak için çık oradan!” (Va.18:4). Yukarıda vurgulandığı gibi, Vahiy kitabı hakkında hangi yorum anlayışını benimsersek benimseyelim, bu uyarı büyük ruhsal önem taşımaktadır. Bu uyarı, Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Vahiy kitabının ilk muhatapları için gerekliydi. Emin olabiliriz ki, tarihin sonunda yaşayan Tanrı halkı için de gerekli olacaktır. Üstelik, küresel tüketicilik ortamı içinde yaşayan biz çağdaş Mesih imanlıları için de gereklidir.

 

Ne Gördüğümüz, Nereden Baktığımıza Bağlıdır

Bu kısa yazıda derin ve zor bir konuyu ele aldık. Burada Vahiy kitabının imparatorluk eleştirisine, bu eleştirinin anlamına ve önemine sadece bir giriş yaptığımı kabul ediyorum. Ama buraya kadar okuduğunuza göre, önemli bir fırsatı yakaladınız: Vahiy kitabında yazılanları yerine getirme fırsatıdır bu! Bu zor konuyu uygulamak herhalde kolay olmayacaktır. Ama bu gerçekleri uygulamaya başlamak için kendimize aşağıdaki üç soruyu Rab’bin önünde soralım.

 

Zenginlik ve gösterişle aramız nasıl?

Fahişe olarak tasvir edilen Tanrı karşıtı imparatorluk, zenginliğini çarpıcı bir şekilde sergilemektedir: Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti (Va.17:4). Roma İmparatorluğu’nda zenginliğe, savurganlığa ve gösterişe ne kadar önem verildiğini yukarıda özet bir şekilde okuduk. Bu eğilimler tabii ki tarihe karışmış değil. Bu yazı yazılırken dünya ekonomisi ciddî bir bunalım içindedir. Ama bir yazar, dünya bu ekonomik krizin eşiğindeyken Amerika’nın yeni zengin borsacılar ve iş adamlarının nasıl da gösterişli harcamalarda bulunduklarını şöyle örneklemiştir:

  • lüks bir hotelde bir gece kalmak için 34,000 dolar
  • Wall Street Burger Shoppe’de altın tozla süslenmiş bir hamburgerin tadına bakmak için 175 dolar ödenir...
  • özel “buz”la servis yapılan bir içki (söz konusu “buz” seçkin bir elmastır) almak için 10,000 dolar ödenir...11

Ne diyelim? Ayıp denen bir şey var!.. Ama gösteriş ve savurganlık henüz tarihe karışmadığı gibi, ne yazık ki Amerika’ya has da değildir. Türklerin kültürü ve psikolojisini araştıran Doç. Dr. Erol Göka şu gözlemde bulunur: “‘Türk grup davranışının; Türklerin psikolojisinin en belirgin özelliklerinden birisi nedir?’ diye sorulsa, hemen ‘gösteriş ve şatafat düşkünlüğü’ diye cevap veririm.”12 Göka, bu savını desteklemek amacıyla günlük hayattan alınan şu örnekleri sunar:

Çeşit çeşit modellerde arabaların doldurduğu yollarımız, giyim kuşamdaki marka merakımız, caddelerde herkese şan olsun diye gezinen düğün alayları, sünnet merasiminden parti toplantılarına hiç susmayan davul zurnalar, çocuklarımızı yolladığımız okullara ödenen paraların övünç vesilesi olması, yazlığımızın oda sayısı, köklerini ta nerelere kadar uzatmaya çalıştığımız soyumuz... Köklü bir tasavvuf geleneğine sahip olan bu topraklarda tevazuun nişanesi olması gereken insanlarda bile lüks yaşama hevesi, “desinlerci” eda...13

Herhalde davul zurna, “Tanrı karşıtı” imparatorluğun en önemli belirtisi değildir! Ama Mesih imanlıları ve kilise olarak, “lüks yaşama hevesi” konusunda nasıl düşünmeliyiz? Bazı insanların düşüncesine göre, ne kadar müreffeh olursak, Tanrı’ya o kadar yakınızdır. (Sözgelimi, “finansal güçlendirme” seminerine ev sahipliği yapan büyük bir kilisenin park yerinde, kiliseye en yakın yerler “lüks arabalara” tahsis olunmuştur!)14  Oysa Vahiy kitabına göre, böyle bir aşırı lüks merakı canavara tapanlara daha uygundur. Peki, zenginlik ve gösteriş hevesi bizim hayatlarımızda nasıl bir yer tutar ve hangi motivasyonlardan kaynaklanır?

 

Yürekten neye tapınıyoruz?

Kutsal Kitap’ta Tanrı karşıtı imparatorluklar ve/veya bu imparatorlukları temsil eden imparatorlar bazen yaratık veya canavar olarak tasvir edilir (örneğin, bkz. Daniel 7, Vahiy 13 ve 17. bölümler). Burada önemli bir nükte var. Tanrı’nın egemenliğine boyun eğmeyen egemenlikler insansızlaşır ve insansızlaştırır. Tanrı insanları kendine benzer, kendi suretinde yarattı (Yar. 1:26-27). İnsan olmak, Tanrı’yı yansıtmak demektir. Gerçek anlamda insanlığımızı yaşamak için, insanlaşmak için, tek gerçek egemen olan Rab Tanrı’yı ve O’nun egemenliğini bu dünyada temsil etmeliyiz.

Ama Tanrı karşıtı imparatorlukların kendilerine özgü yücelikleri vardır, bizi kendi safına çekmeyi bilir: Üst düzey yöneticiler, yıldızlar, askerler, siyasetçiler, süper zengin iş adamları, modacılar, sanatçılar... Bu dünyanın “büyükleri”ne ve yaşantılarına gıptayla bakmamak her zaman kolay değildir. Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Vahiy kitabının ilk okurları da, son derece şatafatlı bir imparatorlukta yaşarken, her tarafta sergilenen zenginlik, olağanüstü tapınaklar, dünyayı fetheden ordu karşısında rahatlıkla hayranlık duymuş olmalıdırlar.

Vahiy, koca imparator ve imparatorluğu canavar ve fahişe olarak tanıtır.

Öyleyse “imparatorluk yanılgısı”na kanmamak için imparatorluğa değişik açıdan bakmak gerekir. İmparatorluğa doğrudan bakılırsa, ancak göz kamaştırıcı görkemi görülür. Ama Vahiy kitabı bu imparatorluk olayına farklı açılardan baktırır. Bu “görkem”, şehitlerin ve mağdurların gözüyle nasıl görünür? Peki ya tek görkemli Tanrı’nın tahtından bakılırsa bu sahte görkem nasıl görünür? Vahiy, koca imparator ve imparatorluğu canavar ve fahişe olarak tanıtır . Keskin eleştirisiyle Vahiy kitabı imparatorluğun “şatafat”ını ele alır ve (affedersiniz) bütün bunları hayvanlık, fuhuş ve sefahat olarak tanımlar.

Vahiy kitabı, bu dünyanın bütün imparatorluklarına karşı duran bir görüş sunar: bütün zaferleri ve görkemiyle, Rab olan İsa Mesih’tir. O’na güvenmeye, hayran kalmaya ve tapınmaya çağrılıyoruz. Yüreğimizi yoklamalıyız: Yürekten kime ve neye hayranlık duyuyoruz, tapınıyoruz?

 

Babil’den nasıl çıkılır?

Kutsal Kitap’ta, bazı durumlarda, Tanrı’nın yargısından kurtulmak için fiziksel olarak bir kentten çıkma buyruğu söz konusu olmuştur (Bkz. Yar. 19:15; Yer. 51:45; Luk. 21:20-21). Bunun yanı sıra, Asya İli’ndeki yedi kiliselerde ve bizde de olduğu gibi, Vahiy 18:4 ayetindeki buyruğu (“Ey halkım! ... Onun günahlarına ortak olmamak, Uğradığı belalara uğramamak için çık oradan!”) yerine getirmek için herhalde yaşadığımız kentten fiziksel olarak çıkmayacağız.

Ama ruhsal olarak, benimsediğimiz değerler ve uygulamalar açısından “Babil”den çıkmaya çağrılıyoruz. Nitekim Kutsal Kitap, “İmansızlarla aynı boyunduruğa girmeyin. Çünkü doğrulukla fesadın ne ortaklığı, ışıkla karanlığın ne paydaşlığı olabilir?” diyor (2Ko. 6:14). Vahiy kitabının imparatorluğa yönelik eleştirisini ciddiye alacak olursak, kendimize rahatlık sağlayan ama zayıf insanları mağdur eden yapılardan sakınmalıyız. Toplumsal adalete büyük önem vermeliyiz. Ama bu denli geniş çaplı ve karmaşık küresel tüketicilik sisteminde yaşarken, böyle bir girişimin neresinden başlamalıyız? Kitle kültürümüzün etkilerinin hangilerinden nasıl arınmalıyız? Üye olduğumuz ve önderlik yaptığımız kiliselerde “Babil”in manevi kültürüne uyumlu olmayan ve Tanrı’nın egemenliğini yansıtan bir karşı kültür geliştirmek için neler yapmalıyız?

Sonuç olarak “maddi yaşamın verdiği gurur”dan arınmayı amaçlamalıyız (1Yu. 2:16). Bu açıdan zevklerimizi ve harcamalarımızı sorgulamalıyız:

  • Neden böyle giyinmek istiyorum?
  • Neden böyle eğlenmek istiyorum?
  • Filanca eşyayı satın alarak hangi arzularımı tatmin etmeye çalışıyorum?
  • Benim satın aldığım mallar veya ortak olduğum finansal düzenlemeler diğer insanların mağdur edilmesine neden oluyor mu?
  • Neden “özellikle bunu” yapmadan veya almadan ya da “oraya” gitmeden mutlu olamıyorum?

Bu soruları yanıtlamak ve bu adımları atmak kolay olmayacaktır. Ama Rabbimiz bize güçlü bir dayanak sağlamıştır: İmparatorluk süksesinin yanılgısını teşhir ederek, Mesih İsa’yı ve O’nun zaferini gözlerimizin önüne seren Vahiy kitabı. Kutsal Ruh’un işleyişiyle, bu kitap hayal gücümüzü ve dünya görüşümüzü yenileyecek güçtedir.

 

  • 1Neşe Düzel, “Selim Deringil: ‘Osmanlı Alevileri Hep Dışladı’”, Taraf, 29 Mart 2010.  http://www.taraf.com.tr/makale/10657.htm > (22 Mayıs 2010 tarihinde ulaşılmıştır).
  • 2Bruce M. Metzger, Breaking the Code: Understanding the Book of Revelation (Nashville, Tennessee: Abingdon, 1993), s. 30.
  • 3Açıklamalı Kutsal Kitap (İstanbul: Yeni Yaşam Yayınları, 2010), s. 1871-1872.
  • 4Bu konuda gelecekçi bilgin Grant R. Osborne şu gözlemde bulunur: “Canavarı ve büyük Babil’i tasvir etmek için kullanılan imgelerin çoğu, birinci yüzyılda yaşanan benzer durumlardan esinlenerek oluşturulmuştur...Yuhanna’nın okurlarının tarihin sonunda yaşayacak insanlarla özdeşleşmeleri bekleniyordu. Tanrı halkının gelecekte karşılaşacağı denenmelerden yola çıkarak, kendi çektikleri sıkıntılar için dersler çıkaracaklardı.” Grant R. Osborne, Revelation (Grand Rapids, Michigan: Baker Academic, 2002), s. 22.
  • 5Thomas R. Schreiner, Romans (Grand Rapids, Michigan: Baker Academic, 1998), s. 752.
  • 6Charles H. Talbert, The Apocalypse: A Reading of the Revelation of John (Louisville, Kentucky: Westminster John Knox Press, 1994), s. 53.
  • 7Bu paragraftaki tarihsel bilgilerin hepsi a.g.e., s. 53-54’ten alınmıştır.
  • 8Richard Bauckham, The Climax of Prophecy: Studies in the Book of Revelation (Edinburgh: T&T Clark, 1993), s. 350-371.
  • 9a.g.e., s. 371
  • 10a.g.e., s. 349
  • 11Leslie Bennetts, “The End of Hubris,” Portfolio, Aralık 2008. Barbara Ehrenreich, Bright-Sided: How the Relentless Promotion of Positive Thinking Has Undermined America (New York: Metropolitan Books, 2009), s. 179’da alıntılanmıştır.
  • 12Erol Göka, Türklerin Psikolojisi: Tarihin Ruhumuzda Bıraktığı İzler (İstanbul: Timaş, 2008), s. 148.
  • 13a.g.e.
  • 14Hanna Rosin, “Did Christianity Cause the Crash?” Atlantic, Aralık 2009.  http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2009/12/did-christianity-cause-the-crash/7764/ > (22 Mayıs 2010 tarihinde ulaşılmıştır).
  • Telif Hakları © 2010
  • Chuck Faroe
  • Tüm Hakları saklıdır. İzin ile kullanıldı.
İlk yayınlama: e-manet Sayı 20 (Nisan - Haziran 2010), s. 9–15.